Bu sayıyı dergide okuYalnızca bu yazının PDF sayfaları gösterilecek: 5–9
DERGİDE OKU
Bu yazıyı dergide okuMakale sayfaları: 5–9
PDF okuyucuyu aç

Türklerde, İslamiyet öncesinde kadının yerinin ne olduğu konusu sıkça işlenmektedir. Batılı araştırmalarda İslamiyet öncesi Türklerin göçebe olduğu ve dünya medeniyetine hiçbir katkıda bulunmamış, “barbar” bir topluluk şeklinde yaşadığı ifade edilmektedir. Türklerin, tarih sahnesine çıkışlarından itibaren medeni niteliklerden yoksun olduğu, bozkırın getirmiş olduğu sert yaşam şartlarından dolayı kanun ve kural tanımaksızın yaşamayı sevdikleri ve düzenli bir devlet teşkilat yapılanmasına sahip olmadıkları gibi birçok teoriler ortaya atılmıştı (Tellioğlu, 2006, s. 210).

Batılı tarihçilerin İslamiyet öncesi Türkler hakkındaki bu tanımlamalarının asılsız olduğu, zamanla yapılan araştırmalar sonucunda günümüzde net bir şekilde ortaya çıkarıldı. İslamiyet öncesi Türkler, Batılıların iddialarının aksine “tarihsiz” bir millet değil, köklü geçmişe ve kültürel zenginliğe sahip bir toplumdu. Türkler tarihleri boyunca “kanunsuz” yaşayan bir topluluk olmaktan ziyade, Türk kültürünün mihenk taşı olan “töre” ve “teşkilatçılık” meziyetleri sayesinde devletler kurarak yürürlükte bulundurduğu kanunlarla seçkin bir topluluk haline gelmişti (Kafesoğlu, 2018, s. 34).

Ataerkil bir toplum olan Türklerde baba egemenliği, “pederşahi” yerine “pederi” olarak adlandırılan türdendi (Tellioğlu, 2006, s. 211). Pederşahi toplum yapılanmaları aile içerisinde kadın ve çocukların önemli olmadığı, mutlak egemen durumundaki babanın, onları istediği zaman satabildiği ve öldürebildiği bir sistemden oluşmaktaydı. Türklerin mensup olduğu pederi ailede ise kadın ve çocuklar bağımsız ve aile lideri olan erkekle eşit haklara sahipti (Onay, 2012, s. 350).

Pederi sistem içerisinde yaşamlarını sürdüren İslamiyet öncesi Türklerde, kadının yeri ve önemi dönemindeki diğer kavimlerle kıyaslanamayacak derecede ileri düzeydeydi. Türkler, kadına her zaman erkeğinin yanında eşit bir şekilde yer vermiş, kadınları yaratıcı bir değer olarak kabul etmişti. Ayrıca kadınların bedeni ve fikri yönden hassas olmaları, onların gizli bilgilere sahip bir varlık (Acar, 2019, s. 396) şeklinde tanımlanmasına neden olmuştu.

Türk kadını İslamiyet öncesi dönemde toplumsal, siyasi ve ekonomik hayat içeresinde önemli bir konuma sahipti. Bilge Kağan abidesinde yer alan Tanrı Türk milleti yok olmasın diye babam İl-teriş Kağan ile annem İl-bilge Hatun’u yükseltti (Turan, 2018, s. 143) ibaresinden anlaşıldığı üzere Türklerde kadına verilen değerin ileri düzeyde olduğu görülmektedir.

Kadının erkekle paylaştığı toplumsal statü XI. yüzyılda yaşamış olan Nizâmülmülk’ün (1018-1092) tespitlerinde yer almaktadır. Nizâmülmülk yaşadığı dönemde Acem hükümdarları döneminde kadınların etkisinin olmadığını, buna istinaden Türkistan hakanları devrinde devlet işlerinde kadınların fikirlerine danışıldığı, kadınların asker olduğu ve babasız ailelerde aileye reislik ettiklerini belirtmektedir (Yılmaz, 2004, s. 115).

İslamiyet öncesi dönemde Türk kadınının toplumsal rolünü inceleyen kişilerden biri de Ziya Gökalp (1876-1924) olmuştu. Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” isimli eserinde İslâm öncesi devirde Türklerde anne soyunun ve baba soyunun değer itibariyle eşit olduğunu belirtmektedir (Gökalp, 2019, s. 157).

Yusuf Has Hacip (1017-1070) tarafından kaleme alınan Kutadgu Bilig isimli eserde, bu konuyla ilgili olarak geçen Kadına saygı göster ne isterse ver. Evin kapısını kilitle ve eve erkek sokma (Hacip, 1994, s. 327) sözlerinden de anlaşıldığı üzere kadın ve erkek arasında cinsiyet ayrımcılığının olmadığı açıkça görülmektedir.

Türk kültüründe kadının konumunun ne kadar yüksek olduğunun anlaşılır kılınabilmesi için henüz İslamiyeti kabul etmemiş Türk yurtlarına, geziler düzenleyen seyyahların tuttukları notlara bakmak da gereklidir. Bu seyyahlardan biri olan İbn Batûta (1304-1369) seyahatnamesinde Türk kadınının kültürlerinde erkeklerden daha üstün tutulduğu ve saygı gösterildiğini, Türk kadınlarının yüzleri açık dolaştığını, erkeklerden kaçmadığı ve birlikte alışveriş yaptıklarını (Battûta, 2010, s. 371) belirtmektedir.

Türkler ve Türk kadını hakkında bilgi veren bir diğer Orta Çağ seyyahı İbn Fadlân’dır. Fadlân (877-960) Bulgar ülkesine yaptığı ziyaret sırasında kadınlar ve erkeklerin birlikte yıkandıklarından, birbirlerinden kaçmadıklarından ve zina etmediklerinden, zina edenlerin dört kazığa kollarından ve bacaklarından bağlanarak baltayla baştan ayağa, ikiye bölündüğünden bahsetmektedir (Şeşen, 2018, s. 33).

Türk yurtlarına geziler düzenlemiş olan diğer Orta Çağ seyyahlarından Marco Polo (1254-1324) Türk kadınlarını bütün dünyada en temiz ve ahlaklı şeklinde tanımlarken Giovanni P. Carpini de (1182-1252) Türk kadınının ahlaki temizliğinden bahsetmektedir (Rásonyi, 2002, s. 536).

Türklerin kadına verdiği değeri yansıtması bakımından bir diğer önemli kaynak Cang Çien’in Çin hükümdarına sunduğu rapordur.¹

¹ Cang Çien, Çin’in Han Hanedanı tarafından Hun akınlarını önleyebilmek ve Hunların müttefiklerini kendi saflarına çekebilmek için Batı Bölgeleri’ne gönderilen elçidir. Cang Çien, Yüeh-chih’lerle ve Wu-sunlar’la Hunlara karşı ortak bir saldırı yapılması konusunda görüşmeler yapmış ve Hunlara esir düşmüştur. Esaretten kurtulduğu zaman ülkesine dönen Cang Çien, kaleme aldığı seyahat notlarını Çin Hükümdarına takdim etmişti. Adı geçen seyahat raporunda; Hunlar’ın ve görüştüğü Hun müttefiklerinin siyasal durumları, silahları, örf ve adetleri, madenleri ve ticari durumları hakkında bilgiler mevcuttur.

Türk hatunlar hazır bulunmuş (Kafesoğlu, 1987, s. 59), diplomat vazifesi üstlenmişlerdi. Türk ülkelerinden dış devletlere gönderilen elçilik heyetlerinde de hükümdar soyuna mensup kadınlar yer alırdı. Uygurlarda, Kağan’ın kardeşi olan “Kutluk Bilge” unvanlı kadının Çin’e gönderilen elçilik heyetinde yer aldığı ve Çin hükümdarı ile görüştüğü bilinmektedir (Esin, 1991, s. 475).

“Konargöçer” bir şekilde bozkır coğrafyasında yaşamlarını sürdüren İslâm öncesi Türklerde, hakan tahta yeni çıktığı zaman merasim töreni düzenlenirdi. Bu tören sırasında, hakan bir keçe üzerine oturtularak, 9 kişi tarafından göğe kaldırılır ve çadırın etrafında döndürüldükten sonra ipek şal ile boğazı sıkılarak tahtta kaç yıl hüküm süreceği belirlenmeye çalışılırdı (Yuvalı & Demirci, 2021, s. 36). Hakana uygulanan bu geleneğin hatuna da uygulanması Türk kadınının, siyasi hayatta erkekle eşit haklara sahip olduğunu gösterir.

İslâm öncesi Türklerde hükümdarlar birden fazla kadınla evlilik yapabilirdi fakat toplumda tek eşle evlilik usulü yaygındı (Taşağıl, 2015, s. 82). Türk hükümdarın, ilk eşleri için “Katun” kelimesi kullanılmaktaydı. Katunlar, hükümdar ve çocuklarının ülkede bulunmadığı zamanlarda “Terken” unvanıyla devleti idare ederlerdi (Esin, 1991, s. 474).

Uygur kitabelerinde “Katun” kelimesine sıkça rastlanmaktadır. Uygur kağanı olan Moyen Çor’un kardeşi Tay Bilge Tutuk’u saf dışı bırakmasından sonra Katun’u ile birlikte tahta çıkması (Gömeç, 1996, s. 89), İslam öncesi Türk kadınının statüsünün anlaşılır kılınması bakımından önemlidir. Keza Uygurların bayrağında Kağan ve Hatun’un birlikte yer alması, İslam öncesi dönemde Türk kadınının siyasi rolünün bir başka göstergesidir.

Türk kadınının siyasi alanda etkin oluşunun bir diğer göstergesi, Orhun Alfabesi ile yazılmış olan Terhin Yazıtı’dır. Uygur tarihinin aydınlatılması için önemli olan bu yazıt, Moyen Çor tarafından 753 yılında günümüzde Moğolistan’da yer alan Tarbagatay Dağları’nın 2 km güneyine diktirilmişti (Gömeç, 1995, s. 71). Yazıtın güney tarafında yer alan 6.satırda; Moyan Çor’un Kağan olarak atandıktan sonra eşinin de meclis tarafından “İl-Bilge Hatun” olarak atandığını yazmaktadır (Gömeç, 1995, s. 80).

Göktürkler Döneminden kalma Türk tarihinin en önemli abideleri arasında yer alan Orhun Kitabelerinde, Türk kadınının siyasi konumu hakkında bilgiler yer almaktadır. Kitabelerde geçen, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, millet olsun diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı (Ergin, 2009, s. 13) sözlerinden anlaşıldığı üzere İslam öncesi Türklerde kadın ve erkeğin birlikte devlet teşkilatı içerisinde yer aldığı görülmektedir.

Eski Türklerde hatunların savaşlarda kağanla birlikte yer aldıkları da bilinmektedir. Antik Çağ yazarlarından Heredotos’un ilk kez bahsettiği İskitler, doğuda Çin’den batıda Tuna Nehri’ne kadar olan 7000 km’lik bir sahada yayılmışlardı (Berk, 2022, s. 28). İskit kadınları fiziksel olarak erkeklerle denk olmamalarına rağmen, savaşlarda at biner, ok ve yay kullanırlardı. “Amazonlar” olarak adlandırılan İskit kadınları çeviklik, sürat ve yetenekleriyle savaşlarda aktif bir rol alırlardı (Durmuş, 2012, s. 118).

Dünyada bilinen ilk Türk kadın hükümdarı olan Tomris Hatun da İskitlerin liderliğini yapmaktaydı. İsmi ‘demir’ anlamına gelen Tomris, Pers kralı Kiros’u öldürerek oğlunun intikamını almıştı (Çolak, 2016, s. 60).

Tomris dışında devletinin liderliğini yapan Türk kadınları da vardı. Bunlardan birisi de Sabirlerin hükümdarı Balak’ın ölümünden sonra yerine geçen Boğarık Hatun’dur. Bizans kaynaklarında, kudretli ve tedbirli biri olarak bahsedilen Boğarık Hatun, devletin başına geçerek 100 bin kişilik orduya kumanda etmiş ve idareciliği döneminde devletini başarıyla yönetmişti (Tellioğlu, 2006, s. 220).

Aynı zamanda Uygur hakanı Bögü Kağan’ın büyük bir orduyla Çin’e düzenlediği sefer sırasında yanında eşini de bulundurması (Ögel, 1971, s. 95) ve bozkırda yaşayan Türk bir topluluğa kadının liderlik etmesi, Türk siyasal yaşamında kadının önemli bir yer edindiğini gösterir.

İslamiyet öncesi Türklerde kadın, devlet teşkilatı içerisinde hemen hemen bütün konumlarda yer alabilmekteydi (Baykara, 2001, s. 155). Eski Türklerde devlet yönetiminde yer alan kadınlar, siyasi nüfuzlarını da kullanırlardı. Öyle ki, Avrupa Hun İmparatoru Attila’nın eşi Arıkan’ın şahsına özel saray mabeyincisi ve kendisine tahsis edilmiş gelirleri vardı (Özdener, 1988, s. 234).

İslâm öncesi Türklerde Kağan’dan sonra tahtta geçecek varisin belirlenmesinde “asil kandan” olma zorunluluğu vardı. Bu nedenle Avrupa Hun İmparatorluğu’nda Attila’dan sonra yerine geçecek kişilerin belirlenmesinde, ilk eşi Arıkan’dan olan çocuklara öncelik tanınmıştı.

Attila’nın sarayında ihtişamlı bir köşkte yaşayan Raporda Cang Çien, Türklerin kadınlara Çinlilerden daha çok önem verdiğini ve Çinlilerin bu durumdan faydalanarak Hunlar üzerinde nüfuz sahibi olabileceklerini belirtmektedir (Tellioğlu, 2006, s. 218). Çinli kadınların devlet görevlerinde Türk kadınları kadar etkili olmadığını belirten Cang Çien, Türk hükümdarlarına prensesler göndererek (Tezcan, 2002, s. 1137-1138) tahta annesi Çinli olan kişilerin geçebilmesi ve böylece Çinlilere düşmanlık beslemeyecek bir yapının oluşturulmasının amaçlandığını dile getirir.

İslamiyet öncesi Türk töresinde kadına verilen değer sadece kendi kadınlarıyla sınırlı değildi. Türkler, yabancı devletlerle yaptıkları savaşlar sonucunda ele geçirilen kadın esirlere de iyi davranırlardı (Gömeç, 2007, s. 73). Bu kadınlar, ganimet olarak ele geçirilmiş olsalar dahi onların haklarına saygı gösterilir, kötü bir muamelede bulunulmaz ve yüksek bir konumda tutulurlardı.

Türklerin kadına gösterdikleri saygı ve onlara karşı ince bir ruh haliyle yaklaştıklarını, kadınlara hitap şekilleri de göstermektedir. Türklerin kadınlara karşı Hanım, begüm, bige, ağa, age (Gökalp, 1992, s. 74) şeklinde isimlendirmeler kullanması, Türk toplumlarında kadına verilen değeri yansıtmaktadır.

Orta Asya Türk toplumu içerisinde aile kavramı önemli bir yere sahipti. Aile kelimesi İslam öncesi Türklerde “oguş” kelimesinin karşılığıydı (Kurtoğlu, 2021, s. 8). İslâm öncesi devirde Türkler, aileye ve aile içi ilişkilere oldukça önem verirlerdi. Bunun bir yansıması olarak Türk aile yapısında dayanışma faktörü ön planda tutulmaktaydı.

Bu durum aile içi iş bölüşümünde de geçerliydi. İş bölüşümünde kadına genellikle ev işleri düşerdi. Kadın, evinde çocuklarıyla ilgilenir, yemek yapar, kumaş dokur, çadır kurar, koyunları sağar, sütten elde edilmiş olan yiyecekleri hazırlar ve bazen kocasının atını eyerlerdi (Koca, 2002, s. 9). Bütün bunları yaparken kız çocukları da annelerine yardımcı olurlardı.

Türk kadını ev işleri dışında askerlik yapabilir, ticaret yapabilir, sürü sahibi olabilir, şölen ve kurultaylara katılabilir ve çiftçilik yapabilirdi (Gökalp, 1991, s. 104). Bütün bunlar Türk kadınının, toplumsal ve ekonomik hayat içerisinde önemli bir statü elde etmesine yardımcı olmaktaydı.

Türk kültür tarihinde kadının toplumdaki yerinin ne olduğu konusu, Türklerin dünya medeniyeti içerisindeki yerinin belirlenmesinde önemli bir etkendir. Bu çalışmada, İslamiyet öncesi dönemde Türk kadınının siyasi, toplumsal ve ekonomik hayat içerisindeki yeri ve önemi bütüncül bir yaklaşımla, olayların birbiriyle ilişkileri, etkileri ve sonuçları üzerinde durularak saptanması amaçlanmaktadır.

Ana hatlarıyla özetlendiği birinci başlıkta Türk kadınının siyasi hayatta, söz sahibi olduğu ve devlet kademelerinde görevler aldığı anlatılırken, ikinci başlıkta ise İslâm öncesi dönemde yaşayan Türk kadınının toplumsal ve ekonomik yaşamda ileri bir düzeyde olduğu, yozlaşmış Arap kültüründe yaşayan, diri diri gömülen ve insani bir varlık şeklinde muamele görmeyen, Roma’da hiçbir hakkı bulunmayan kadınlara oranla refah bir yaşam sürdükleri anlatılmak istenilmiştir.

1. İslamiyet Öncesi Türk Kadınının Siyasi Hayattaki Konumu ve Önemi

Cinsiyet ayrımcılığının bulunmadığı İslâm öncesi Türklerde, kadının siyasal hayat içerisinde etkin bir rolü vardı. Türk devlet geleneğinde kadın, diğer toplumlarda olduğu gibi geri planda değil ön planda yer alırdı. İslam öncesi Türklerde “Hakan” ve “Hatun” eşit haklara sahiptiler.

Türklerde erkeğinin bir tamamlayıcısı olarak görülen kadın, tahtta hakanla birlikte oturur, elçi kabul törenlerine katılır, idari ve siyasi konularda ise görüşlerini dile getirirdi (Gültepe, 2017, s. 179-180). İslam öncesi Türklerde Hakan tarafından yayınlanan bir buyruğun halk tarafından kabul edilmesi için hakan ve hatun emrediyor ki ibaresiyle başlaması gerekirdi (Gökalp, 2019, s. 161).

Türk devletlerinde, ekonomik, siyasi ve kültürel konuların görüşüldüğü ve karara bağlandığı meclise “toy” denilmekteydi. Bir diğer adı kurultay olan bu meclislere kadınlar da katılırdı (Günal, 2006, s. 113). İbadet ayinlerinde, harp ve sulh toplantılarında hakanın yanında bulunur (Tellioğlu, 2006, s. 212), siyasi gücünü kullanırdı.

Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin’le yapılan ilk barış antlaşmasını Mete’nin hatununun imzalaması (Gültepe, 2017, s. 180), İslâm öncesi Türk tarihinde kadının siyasi hayatın içerisinde etkin bir şekilde yer aldığını göstermektedir.

585 ve 726 yıllarında Çin’den Göktürk ülkesine gelen elçilik heyetinin kabulü sırasında da

7 Tarih Dergisi

gerekse hukuki yönden çağdaş toplumlardaki kadınlardan çok daha ileri bir seviyededir. Kadınlar hiçbir zaman erkeklerden ayrı, onlara nazaran daha az hakka sahip bir statüde yer almazdı. Bunun nedeni Türk toplumunun savaşçı bir yapıda olması gerçeğidir. Kadınlar, erkeklerin savaşa gidip ailelerinden uzak kaldığı dönemlerde ailenin bütün geçimini sağlamak durumundaydı ve aile yaşamının pek çok alanında yer almaktaydı (Kurtoğlu, 2019, s. 20-21).

Genel olarak ailenin dış işleri ile erkek, iç işleri ile kadın ilgilenirdi. Evin temizliği ve düzeni, hayvanlarla ilgili işler, erkeğin getirdiği para ile ailenin mal varlığının korunması gibi görevler kadının sorumluluğundaydı (Kurtoğlu, 2019, s. 26). Kız çocuğun yetiştirilmesi görevi anneye, erkek çocuğun yetiştirilmesi babaya aitti (Erkul, 2002, s. 95).

İslam öncesi Türklerle çağdaş olan topluluklar farklı derecelerde olsa da çocukları arasında cinsiyet ayrımcılığı yapmaktaydı. Türkler ise çocukları arasında farklı davranmazlardı. Sadece soyun devamını sağladığı için erkek evlada daha çok önem verirler, kız çocuklarını ise dışlamazlardı (Tellioğlu, 2006, s. 213).

Anne ve baba hem erkek hem de kız çocuğunu evlendirmekle yükümlüydü. Evlilik aşamasında olan kız çocuğuna mirastan pay verilirdi ve çeyiz malı üzerinde kocasının hiçbir hakkı yoktu (Tellioğlu, 2006, s. 215). Evlilik kadının statüsü üzerine olumsuz bir etkiye neden olmazdı ve kadın evlilik öncesindeki soyunun adını kullanmaya devam edebilirdi (Cin, 1974, s. 280).

Eski Türklerde evlenme gelenekleri boy ve kabilelere göre farklılık göstermekteydi. Kaynaklara göre Türkler genel olarak kız kardeşleri ve kızları hariç her kadınla evlenebilirlerdi. Pederi aile yapısına sahip olmanın bir gereği olarak İslam öncesi Türklerde, egzogami (dışarıdan evlenme) türünde evlilikler mevcuttu. Dede Korkut Hikâyelerinde de egzogami türü evliliklerin örneklerini görmek mümkündür (Kurtoğlu, 2021, s. 49-50).

Çok eşlilik (poligami) konusunda ise farklı görüşler bulunmaktadır. Bunlardan birine göre; Türklerde çok eşlilik bulunduğunu gösteren hiçbir etnografik araştırma bulunmamaktadır (Erkul, 2002, s. 92). Ancak Türklerde levirat geleneğinin bulunması bu görüşü çürüten önemli bir delildir. Bir diğer görüşe göre de çok eşlilik mevcuttur, hatta çok yaygındır (Erkul, 2002, s. 93).

Genel olarak bakıldığında yönetici sınıfında birden fazla kadınla evlenme âdeti olsa da toplumun diğer erkeklerinin çoğunlukla tek kadınla evlendiği görülmektedir (Taşağıl, 2015, s. 82). Birden fazla kadınla evlenme durumunda ise kadınlardan biri baş kadın sayılırdı. Evlenme tarihi eski olan veya babasının soyu asil olan kadın evde baş kadın olur ve diğer kadınlar ona hürmet gösterirlerdi (Cin, 1974, s. 273).

Türk tarihinde birçok Türk hükümdarın Çinli prenseslerle evlenmesi meşhurdur. Aynı şekilde Türk hatunları da Çinli imparator ve yöneticilerle evlenmekteydiler. Türk hatunlarının hayatları incelendiğinde, dönemin kültürel ve siyasal yaşam hakkında bilgi edinilmesinin dışında Çin sarayının da Türk kültürüyle tanışmasına yol açmaktaydı (Baykuzu, 2011, s. 357).

Türklerde aile birliğini sonlandıran nedenlerden biri ölümdü. Bu durumda levirat ve sororat uygulamaları karşımıza çıkar. Levirat; kocası ölen bir kadının, üvey çocuklarından, kocasının erkek kardeşlerinden veya kocasının yeğenlerinden biriyle yeni bir evlilik yapma durumunda kalmasıdır (Kurtoğlu, 2021, s. 85).

Günümüzde de sürdürülen bu gelenek esasında eşi ölen kadını ve var ise çocuklarını korumayı amaç edinir. Levirat uygulaması ile ailenin bütünlüğü ve aile üyelerinin birlikteliği korunmaya çalışılır (Taşağıl, 2015, s. 185).

Sororat ise karısı ölen erkeğin, baldızı ile evlenmesidir. Sororat uygulamasının temelinde annelerini kaybeden çocuklara en iyi bakabilecek kişinin teyzesi olabileceği düşüncesi yatmaktadır. Böylelikle evlilik yoluyla akrabalık tesis etmiş olan ailelerin ilişkisinin devamı da sağlanır (Bağlı & Sever, 2005, s. 10).

Aile birliğini sonlandıran bir diğer sebep boşanma durumudur. Türk toplumunda erkeğin de kadının da boşanma hakkı vardı. Kaynaklarda bu hakkın mevcut olmasına rağmen boşanma durumunun, toplumda hoş karşılanmadığını hatta eşini boşamanın bir erkek için ayıp sayıldığını ve bu nedenle boşanmaların toplumda oldukça nadir görüldüğü belirtilmektedir (Kurtoğlu, 2021, s. 99).

Türk kültür ve töresinden etkilenilerek hazırlanan Cengiz Yasası’na göre boşanmanın erkek aleyhine ölüm cezası ile karşılandığı göz önüne alınacak olursa kadının toplum içerisinde itibarlı bir konuma getirildiği anlaşılmaktadır (Erkul, 2002, s. 92).

Bunların haricinde keçe ve yün kumaş dokuması, halı dokuması, el örgüsü gibi işlerle uğraşırlardı. Arıkan, Hun ülkesine gelen elçilerle görüşür, fikir alışverişinde bulunur ve kendisine takdim edilen hediyeleri kabul ederdi (Ahmetbeyoğlu, 2001, s. 151). Attila’nın kardeşi Bleda’nın ölümünden sonra eşine, yaşadığı yerin yöneticilik görevinin bırakılması (Peker, 2017, s. 160), Türklerde kadına devlet işlerinde duyulan güven duygusunun doğal bir sonucuydu.

2. İslamiyet Öncesi Türk Kadınının İçtimai ve Ekonomik Hayattaki Konumu ve Önemi

İslamiyeti henüz kabul etmemiş olan Türklerin içtimaî hayatlarında kadının rolünü saptamak oldukça güçtür. Bu güçlüğün temel nedeni kaynakların çok dağınık olmasıdır. İslam öncesi Türkler hakkında en fazla ayrıntılı bilgiyi barındıran Çin kaynaklarında, Çinlilerin daha çok Türklerin içtimaî hayatları yerine devleti idare eden sınıfla ilgilenmeleri de bu güçlüğün giderilememesinde bir diğer etkendir (İzgi, 2020, s. 25).

Çalışmanın ilk bölümünde İslami devir öncesinde Türk kadınının siyasi konumundan ve devlet idaresinde sahip olduğu haklardan bahsedildi. Bu bölümde anlatılacak olan Türk kadınının içtimai hayat içerisindeki konumunun belirlenmesinde seyyahların tuttuğu notlardan, kurgan ve yazıtlardan; bunların yanı sıra destanlardan, şiirlerden ve mitolojilerden istifade edildi.

Türk destanlarında kadınlar, başlıca kahramanların anneleri, eşleri veya sevgilileri olarak yer almaktaydı. Destanlarda kadınlar, cesur ve güçlü birer kahraman olarak adlandırılır, “sevgili eş” ve “ana” olarak yakınları tarafından değer verilirdi (Erkul, 2002, s. 95).

İlk Türk destanı olarak bilinen Yaratılış Destanı’nda Tanrı’ya insanları ve dünyayı yaratması ilhamını veren “Ak-Ana” bir kadındı. Altay yöresi destanlarında kadınlar son derece aktif, içtimaî hayat içerisinde yer alan ve güç sahibi kişiler şeklinde anlatılmaktaydı (Hüseyinzade Şimşek, 2016, s. 18).

Eski Türklerde bir erkeğin kadınla evlenebilmesi için mücadele vermesi gerekmekteydi. Türk boylarının bazılarında nişanlanmak için, erkeğin müstakbel gelini güreşte yenmesi şart koşulmaktaydı (Esin, 1991, s. 472). Dede Korkut Hikâyelerinde anlatılan “Bamsı Beyrek ile Banu Çiçek’in nişan güreşi” (Ergin, 2003, s. 37-58) bu durumun göstergesidir.

Destanlarda geçen kadın figürü hakkında araştırmalar yapan V. Barthold’un düşünceleri şu şekildedir: Destanlarda kadınların içtimaî mevkii yüksektir. Birden fazla evliliğe dair işaret yoktur. Her bir kahramanın bir kadını vardır. Dirse Han evladı olmadığından dolayı karısına darılsa da ikinci kadınla evlenmek fikri hatırına gelmemiştir. (İnan, 1968, s. 276).

Destanlara bu şekilde yansıyan Türk kadınına, toplumda değer verilir ve saygı duyulurdu. Ziya Gökalp bu hususta “Türklerin demokrat ve feminist olduklarını öne sürmektedir.” (Bulut, 2013, s. 327). Gökalp, Şamanizm’in kadındaki kutsi kuvvete dayandığını da belirtmektedir (Gökalp, 1991, s. 228).

Eski Türk inanışlarına baktığımız zaman çeşitli kutsalların arasında kadınlar bulunmaktadır. Orhun Yazıtlarında da geçen Umay, Türk ve Moğol mitolojisinde bir bereket tanrıçası olup hamilelerin, doğmuş ve henüz doğmamış çocuklar ile hayvan yavrularının koruyucusudur. Kaşgarlı Mahmud’da Umay kelimesini umay-kadın doğurduktan sonra çıkan son’dur, şeklinde tanımlanmaktadır (Radloff, 2008, s. 233).

Tengricilik inancında Tengri’den sonra gelen en önemli Tanrısal varlıktır (İnan, 2012, s. 97). Altaylıların inanışında ise Umay’dan başka iki dişi tanrı vardır. Bu tanrılardan ilkine Ana Maygıl, ikincisine ise Akene (Ak Ana) denilmekteydi. Efsaneye göre erkek tanrı Ülgen yaratma kudretini ve ilhamını Akene’den almıştı. Ana Maygıl ise ulusu koruyan bir dişi ruhtur; ona “ulus anası” da denilirdi (İnan, 1976, s. 27).

Türkler, tanrılarla insanlar arasında iletişim kuran, aracılık yapan kişileri “kam” veya “şaman” olarak adlandırırlardı. Şamanların büyük kısmı erkek olsa da kadın şamanlar da vardı (İzgi, 2020, s. 75). Yakutlar ve Moğollar kadın şamanları “udagan” olarak adlandırırdı (Kalaycı, 2021, s. 1043).

Kadın şamanlar saç örgülerini taç gibi savurarak döne döne ayin yaparlardı. Bu görünüş, kadim İç Asya’da bayrak alemi olarak da kullanılan tunç maskelerde yer alırdı (Esin, 1991, s. 471). Altay şamanlığında ise kamlar “ak” ve “kara” şeklinde ikiye ayrılmış, sayıları erkeklerden daha az olan kara şamanların kadınlardan oluştuğu bilinmektedir (Güngör, 2002, s. 473).

Türk kadınının aile içerisindeki konumuna baktığımızda gerek sosyal

(Gökalp, 1991, s. 293). Türkler yiyeceklerini ve giyeceklerini sahip oldukları hayvan sürülerinden elde ederlerdi. Hayvan derisinden elbiseler, kürkler yaparlardı (Gökalp, 1991, s. 294).

Kurganlarda çıkan elbiselere, kaya resimlerine ve heykellere bakıldığında Türklerin kıyafeti bugünkü kıyafete çok yakındı. Kadınların ve erkeklerin kıyafetleri birbirinden pek ayrılmıyordu (Koca, 2002, s. 38).

Yaşamını at üstünde geçiren Türkler rahat hareket edebilmek için pantolon giyiyordu. Pantolonun üzerine de uzun bir kaftan giyerlerdi (Ögel, 1985, s. 101). Kadınlar da erkeklerin kıyafetleri ile benzerlik gösteren şalvar, cepken ve üstlük giyer, başlarına ise çeşitli süslü başlıklar takarlardı (Turan Ş. , 2014, s. 239).

Estetik anlayışı ve kabiliyeti yüksek olan Türk kadını gerdanlık (göğüslük), kolye, bilezik (bilezük), yüzük (üzük), küpe gibi farklı takı eşyalarına günlük hayatlarında sıklıkla yer verirdi (Ögel, 1985, s. 253-272).

Sonuç

Bozkırda konargöçer bir şekilde yaşamlarını sürdüren Türklerin hayatları doğa şartlarının etrafında şekillenmekteydi. “Töre” olarak adlandırılan ve Türklerin hayatlarını düzenleyen kurallar göz önünde bulundurulduğunda, Türk toplumunda kadının rolleri ve davranışlarının şekillendiği görülmektedir.

Bu sebeple, İslamiyet öncesi Türklerde kadını incelediğimizde karşımıza erkeğinin yanında eşit haklara sahip, toplum içerisinde değer gören, söz sahibi bir model çıkmaktadır. Siyasi hayat içerisinde, “Hakan” motifinin yanında kendisine yer bulan “Hatun” erkeğinin yanında geniş yetkilere sahipti. Elçi kabulünde bulunması, alınan kararlarda fikrinin danışılması, kurultay toplantılarında yer alması hatunun devlet yönetimi içerisindeki yerini ortaya koymaktadır.

Hakan ve oğulları ülkede bulunmadığı sırada yönetimin “Terken” unvanı ile “Hatun” tarafından yürütülmesi, kadınların devlet yönetimindeki kabiliyetine güvenildiğini göstermektedir.

İslamiyet öncesi Türk siyasi tarihi içerisinde kadının yerini yalnızca devlet yönetimi, elçi kabulü, diplomat rolü ile açıklamak yetersiz kalmaktadır. Kadınlar aynı zamanda savaşlarda erkeklerinin yanında at binip, kılıç kuşanan iyi savaşçılardı. Heredotos’un eserinde yer verdiği “Amazonlar” olarak isimlendirilen İskit kadınları, savaşçı Türk kadın modelinin önemli örneklerini oluşturmaktadır.

Türk kadınının “Hatun” olarak “Hakan” ile birlikte devlet yönetiminde üstlendiği rolün yanı sıra, ilk Türk kadın hükümdar olan Tomris Hatun, Türk devlet yönetiminde öne çıkarak, İslamiyet öncesi Türklerde kadınların yeri geldiğinde hükümdar olabilecek güce sahip olduğunu göstermesi açısından önem teşkil etmekteydi.

İslamiyet öncesi Türklerde, kadın her alanda kendisine değerli bir yer bulmaktaydı. Seyyahların notları ve yazıtların yanı sıra manzum eserler olan destanlar, şiirler ve mitolojik anlatılar, İslamiyet öncesi Türklerin içtimaî hayatları içerisinde kadının rolünü ortaya koyan kaynaklardır.

Destanlarda toplum içerisinde kendisine “sevgili-eş” ve “ana” rolü ile kıymetli bir yer edinmiş Türk kadını, cesur ve güçlü kahraman olarak nitelendirilirdi. İslamiyet öncesi Türk inanışında hamilelerin, yeni doğmuş bebeklerin ve yavru hayvanların koruyucusu olan Umay, ulusun koruyucu ruhu olan “Ana Maygıl” ve tanrı “Akene” dişilik atfedilen kutsallar arasındadır.

Türk ailesi içerisinde kadının anneliğine ve eşi savaşa gittiğinde üstlendiği sorumluluklar karşısında gösterdiği iradeye bakıldığında, Türk kadınının güçlü bir karakter sahibi olduğu görülmektedir.

İslamiyet öncesi Türklerde evin işlerinin yanında hayvanların bakımı ile ilgilenen kadınlar, hayvanlardan elde ettikleri süt ile yoğurt, peynir, kurut ve yağ üretir, derilerinden elbise, kürk yapar, koyunların yünlerinden keçe, rengârenk halılar dokur ve kumaş üretirdi. Erkeğin eve getirdiği kazancın idaresi kadınların elindeydi.

İslamiyet öncesi Türk toplumlarında kadınlar evlenecekleri erkeği seçme hakkına sahipti. Yapılan yarışma ve müsabakalarda babası tarafından bir erkekle mücadele edebilecek derecede iyi yetiştirilen Türk kızları, evlenmek istediği erkeğe karşı yenik düşerek kararını bildirirdi.

Kadınlar evlendikten sonra mensubu olduğu eski soyunun adını kullanmayı sürdürebilirdi. Evlilikler ölüm ya da boşanma ile son bulurdu. İslamiyet öncesi Türklerde kadının ve erkeğin boşanma hakkı vardı. Ancak toplum tarafından hoş karşılanmadığı için oldukça azdı.

İslamiyet öncesi Türk tarihinde kadının siyasi, içtimai ve ekonomik hayattaki yeri göz önüne alındığında, İslamiyetin kabulünün ardından Araplarla artan ilişkiler sonucunda ve yerleşik hayata geçişle birlikte Türk kadınının hükümdar ile olan eşit hakları, saygınlığı yerini siyasi hayatta aktif olmayan bir hale bırakmıştı.

Orduda kılıç kuşanan, at binen savaşçı Türk kadınlarını evlerinde temizlik yapan, çocuk yetiştiren ve cinsiyet olarak değersizleşen, eğitim olanakları kısıtlanan bir kadın modeline dönüştürdü. Bu durum İslamiyet öncesi Türk destanlarında “güçlü bir kahraman” olarak nitelendirilen Türk kadınının, hak ve etkinliğini kaybetmesine yol açtı.

Cumhuriyet’in ilan edilmesinden sonra Türk kadınına önem verilmesini her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal Atatürk, kadınların toplumsal, siyasi ve ekonomik alanda haklar elde edebilmesi için yoğun bir çaba harcadı. Bu çaba sonucunda, Türk kadını dönemin Batılı devletlerinde dahi olmayan hak ve özgürlükler kazandı.

Kaynakça

ACAR, H. (2019). “Türk Kültür ve Devlet Geleneğinde Kadın”, İnsan ve İnsan Dergisi, 6(21), ss.395-411.

AHMETBEYOĞLU, A. (2001). Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

BAĞLI, M. & SEVER, A. (2005), “Tabulaştırılan/Tabulaşan Kurumun (Ailenin) Kurbanlıklar Edinme Pratiği: Levirat ve Sororat”, Aile ve Toplum, 2(9), ss.9-21.

BATÛTA, İ. (2010). İbn Batûta Seyahatnamesi, A. Sait Aykut (Çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

BAYKARA, T. (2001). Türk Kültür Tarihine Bakışlar, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

BAYKUZU, T. D. (2011). “Çin Saraylarındaki Türk İmparatoriçeler”, Ed. Altan Çetin, Ortaçağda Kadın. Ankara: Lotus Yayınevi.

BERK, F. M. (2022). “Greklerin Ötekisi: İskitler”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 0(54), ss.23-43.

BULUT, S. (2013). “Türkçülerin Penceresinden Osmanlı’da Kadın Meselesi ve Orta Asya Referansı”, Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 5(10), ss.313-336.

CİN, H. (1974). İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları.

ÇOLAK, F. (2016). “Typology of Woman Leaders Among Turks and Gülnar Hatun Legend”, The Journal of International Civilization Studies, 1(1), ss.58-69.

DURMUŞ, İ. (2012). İskitler, Ankara: Akçağ Yayınları.

EKREM, N. (2012). “Cang Ch’ien’in Seyahat Raporuna Göre Hun Döneminde Orta Asya’nın Sosyal ve İktisadî Durumu”, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, 9(2), ss.7-52.

ERGİN, M. (2003). Dede Korkut Kitabı, Murat Emre Şahin-Hasan Kadıköylü (Haz), İstanbul: HİSAR Kültür Gönüllüleri.

ERGİN, M. (2009). Orhun Abideleri, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

ERKUL, A. (2002), “Eski Türklerde Evlenme Gelenekleri”, Türkler Ansiklopedisi, 3, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, ss.58-66.

ESİN, E. (1991). “Katun”, Erdem, 7(20), ss.471-482.

GÖKALP, Z. (1992). Türk Ahlâkı. Yalçın Toker (Haz), İstanbul: Toker Yayınları.

GÖKALP, Z. (2019). Türkçülüğün Esasları, Gökhan Tunç (Haz), Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

GÖKALP, Z. (1991). Türk Uygarlığı Tarihi, Yusuf Çotuksöken (Haz.), İstanbul: İnkılâp Kitabevi.

GÖMEÇ, S. Y. (1996). “Kagan ve Katun”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 18(29), ss.81-90.

GÖMEÇ, S. Y. (1995). “Terhin Yazıtının Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 17(28), ss.71-84.

GÖMEÇ, S. Y. (2007). Türk Kültürünün Ana Hatları, Ankara: Akçağ Yayınları.

GÜLTEPE, N. (2017). Türk Kadın Tarihine Giriş, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

GÜNAL, Z. (2006). İslâm Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

GÜNGÖR, H. (2002), “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler Ansiklopedisi, 3, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, ss.261-282.

HACİP, Y. H. (1994). Kutadgu Bilig, Reşit Rahmet-i Arat (Çev.), Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları.

HÜSEYİNZADE Ş, A. (2016). “Türk Destanlarında Kadın İmgesi”, Türk Dünyasında Kadın Algısı (bu künye kitap bölümü için atılacak. Kitabın editörleri: Ed. Şayan ULUSAN, Shurubu KAYHAN) Manisa: Celal Bayar Üniversitesi Yayınları. ss.15-22.

İNAN, A. (1968). Makaleler ve İncelemeler, Ankara: Tür Tarih Kurumu Basımevi.

İNAN, A. (1976). Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

İNAN, A. (2012). “Umay İlahesi Hakkında”, Çev. M. Kemaloğlu, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi (6), ss.97-101.

İZGİ, Ö. (2020). Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

KAFESOĞLU, İ. (1987). Türk Bozkır Kültürü, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınlar.

KAFESOĞLU, İ. (2018). Türk Millî Kültürü, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

KALAYCI, E. (2021). “Eski Türklerde Toplumsal ve Siyasal Açıdan Şaman’ın Rolü”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 23(3), ss.1038-1053.

KOCA, S. (2002). “Eski Türklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat”, Türkler Ansiklopedisi, 3, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, ss.15-37.

KURTOĞLU, Y. (2021). Eski Orta Asya Türk Devletleri’nde Aile, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

ONAY, İ. (2012). “Eski Türk Toplumunda Aile Düzeni ve Bunun Dini, Siyasi Hayata Yansımaları”, The Journal of Academic Social Science Studies, 5(6), ss.347-357.

ÖGEL, B. (1971). Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

ÖGEL, B. (1985). Türk Kültür Tarihine Giriş, 5, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

ÖZDENER, K. S. (1988). “İslâm Öncesi Türklerde Kadının İçtimai Yeri”, Istanbul Journal of Sociological Studies, 0(22), ss.225-235.

PEKER, R. (2017). “Türk Devlet Geleneğinde Kadının Konumu”, Bilge Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 1(2), ss.157-164.

RADLOFF, W. (2008). Türklük ve Şamanlık, Ed. Ö. Uğurlu-Çev. A. Temir, İstanbul: Örgün Yayınevi.

RÁSONYİ, L. (2002). “Tarihte Türklük”, Türkler Ansiklopedisi, 1, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, ss.350-377.

ŞEŞEN, R. (2018). İbn Fadlan Seyahatnamesi, İstanbul: Yeditepe Yayınevi.

TAŞAĞIL, A. (2015). Kök Tengri’nin Çocukları, İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları.

TELLİOĞLU, İ. (2006). “İslâm Öncesi Türk Toplumunda Kadının Konumu Üzerine”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 0(55), ss.209-224.

TEZCAN, M. (2002). “I-İ Chih-İ / I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak için Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler Ansiklopedisi, 1, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, ss.729-742.

TURAN, O. (2018). Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

TURAN, Ş. (2014). Türk Kültür Tarihi, Ankara: Bilgi Yayınevi.

YILMAZ, A. (2004). “Türk Kültüründe Kadın”, Milli Folklor, 16(61), ss.111-123.

YUVALI, A., & DEMİRCİ, H. (2021). Türk Dünyası’nın Ortak Kültür Tarihinde Aile ve Kadın, İstanbul: Selenge Yayınları.