Dil, hem toplumsal hem de ferdi bilinçtir. Ne dili bilinçten ne de bilinci dilden ayırmak mümkün değildir. Dilin taşıdığı bu bilinci sözlü anlatım unsuru olan destanlarda, ağıtlarda, dualarda veya beddualarda görmek mümkündür. Günlük hayatımızda sıkça kullandığımız atasözleri ve deyimler de kültürü, toplumsal bilinci geçmişten günümüze taşımaktadır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Her şeyden evvel şunu bilmeliyiz ki Türk lisanı, Türk vatanının bir cüzü değil, bizzat kendisidir. Onsuz Türk milleti mevcut bile addolunamaz. Onun istiklali bizim istiklalimizdir.” sözlerinden yola çıkarak Türkçenin geçmişten neler getirdiğini ve geleceğe neler bırakacağını, Türk diline zenginlik katan ve kültür aktarımında önemli rol oynayan atasözlerinin kökeninde neler yattığı, tarihi süreçte Türk dili konuşurlarının algılayış ve aktarış biçimleri üzerinde bir çalışma yapmaya karar verdik.
Hazırlamış olduğumuz bu çalışmada Kuman – Kıpçak atasözlerinin taşıdığı kültürel mirası takip etmeye çalıştık. Araştırmamızı yaparken güncel verilerin takip edilmesinin yanı sıra tarihi kaynaklardan da yararlanılmıştır. Araştırmanın temelini oluşturan Kıpçak Türkçesinin diğer Türk lehçeleri içindeki yeri ve temel ses özellikleri verildikten sonra sosyo – lengüistik çalışmalar ışığında daha önceden belirlenen Kuman – Kıpçak atasözlerinin incelemeleri aktarılmıştır.
KIPÇAK TÜRKÇESİ ve DİĞER TÜRK LEHÇELERİ ARASINDAKİ YERİ
Kıpçakların tarihi seyrine baktığımız zaman Oğuzlarla içe içe olduklarını görmekteyiz. Bu durum doğal olarak dillerine de yansımıştır. Büyük Türk dil bilimcisi Kaşgarlı Mahmud, Türkçenin ilk ansiklopedik sözlüğü kabul edilen divanında Kıpçak ve Oğuz dillerini beraber anmıştır (Karamanlıoğlu 1994). Buradan yola çıkarak lehçeler arasında kesin bir farklılık görülmediğini söyleyebiliriz.
Türk dillerinin tasnifi meselesinde Türkologların farklı görüşleri mevcuttur. Bunlardan birkaç tanesine değinerek Kıpçak Türkçesinin, Türk dilleri içindeki yerini göstereceğiz:
- Radloff, “Kuzey Türk Dillerinin Ses Bilgisi” adlı eserinde Türk lehçelerini dört grupta incelemiştir:
1.1. Doğu Diyalektleri: Asıl Altay diyalektleri, Baraba diyalekti, Kuzey Altay diyalektleri, Abakan diyalektleri
1.2. Batı Diyalektleri: Kırgız diyalektleri, İrtiş diyalektleri, Başkurt diyalekti, Volga ya da Kuzey Rusya diyalektleri
1.3. Orta Asya Diyalektleri: Tarançi, Hami, Aksu, Kâşgar; Çağatay diyalektleri
1.4. Güney Diyalektleri: Türkmen, Azerbaycan, Kafkasya diyalektleri, Anadolu diyalektleri, Kırım diyalekti (Karain), Osmanlı diyalekti (Tekin 1989: s. 143)
- Ramstedt, Türk lehçelerini 6 grupta incelemiştir. Tasnif yaparken tek heceli sözlerin sonundaki ag ses grubunun durumunu, Eski Türkçedeki /d/ senin korunması ya da /z/ ve /y/ seslerine gelişmesini ve söz başındaki /t/ sesinin durumunu takip etmiştir:
2.1. Çuvaş Dili: (tağ>tu “dağ”)
2.2. Yakut Dili: (tağ > tıa “orman”)
2.3. Kuzey Grubu: d- alt grubu (tağ> tağ): Uranhay, Soyot, Karagas; z- alt grubu: Koybal, Şor, Çolım; y- alt grubu (tag>tö ya da tü): Baraba, Altay
2.4. Doğu Grubu: (d > y, tağ >tağ): Saat (Buhara, Hive); Doğu Türkistan
2.5. Batı Grubu (tağ>taw, d >y ): Kırgız, Kazak, Kara-Kalpak, Nogay, Kumuk, Karaçay, Balkar, Karaim, Volga diyalektleri, Başkurt
2.6. Güney Grubu (tağ >dağ, dâ, d >y ): Türkmen, Türk ya da Osmanlı (Tekin1898: s. 145 – 146)
- Bugün kullandığımız tasniflerin çoğunun temelini Samoyloviç’in yapmış olduğu sınıflandırma oluşturmaktadır. Tıpkı Ramstedt gibi o da sınıflandırmasını fonetik gruplar esasında oluşturmuştur:
3.1. r- grubu (Bulgar): Bu gruba eski Bulgar dili bugünkü Çuvaşça girer.
3.2. d- grubu (Uygur, Kuzey Doğu):
3.2.1. d- alt grubu: Eski dillerden Orhon Türkçesi ve Uygurca, bugünkü dillerden Karagas ve Salar diyalektleri.
3.2.2. t- alt grubu: Yakutça
3.2.3. z- alt grubu: San Uygur, Kamasin, Koybal, Sagay, Kaça, Beltir, Şor, Kızıl, Küerik.
3.3. taw- grubu (Kıpçak, Kuzey-Batı): Kıpçakça, Altay, Teleüt, Kumandı, Kırgız, Kumuk, Karaçay, Balkar, Tobol, Baraba, tç Rusya diyaleküeri, Mişer, Başkurt, Kınm (güney kıyılan dışında), Karaim, Nogay, Kazak
3.4. tağhk- grubu (Çağatay, Güney-Doğu): Çağatayca, Dogu Türkistan diyalektleri San Uygur ve Salar diyalektleri Özbekçe
3.5. tağlı- grubu (Kıpçak-Türkmen, Orta): Tomsk, Hive Özbekçesi ile Sart Özbekçesi
3.6. ol- grubu (Türkmen, Güney-Batı): Hive Cumhuriyeti halkı, Buhara Cumhuriyeti halkı, Afganistan Türkistanı diyalektleri, Türkmenistan Cumhuriyeti, İran, Ermenistan Cumhuriyeti, Gürcistan Cumhuriyeti, Anadolu, Kuzey Suriye, İstanbul, Balkan Yarımadası, Besarabya, Kırım, Türkmen (Tekin 1989: s. 147 – 148).
Samoyloviç, Kıpçak Türkçesini taw grubu içince incelemiştir. Samoyloviç, Türkçenin bu lehçesinde z’leşme, d > y ses değişimi, tek heceli kelimelerin sonundaki -ag > aw ses değişimi, bol- grubu, çok heceli kelimelerin sonundaki -ıg > -ı ses düşmesi ve –gan devamlılık bildiren ekin varlığını tespit etmiştir (Tekin 1989: s. 148).
Codex Cumanicus ve Kıpçak Türkçesi ile Yazılmış Diğer Eserler
Siyasi bütünlük içerisinde bir devlet kuramayan Kıpçaklar devletleşememelerine rağmen çok geniş bir coğrafyaya yayılıp hâkimiyet kurmuşlardır. 1338 yılında Deşt-i Kıpçak’a ziyarette bulunan Rahip Pasval de Victoria, Kıpçakların dilinin bütün Orta Asya’da anlaşılan bir dil olduğundan bahsetmiştir. Bu bilgiden yola çıkarak Kıpçak Türkçesi için dönemin lingua francası demek mümkündür.
Ancak koyu göçebe hayat tarzından vazgeçmeyen Kıpçaklar kendi dillerinde yazılı bir eser bırakamamışlardır. Gerek dilleri gerekse Kıpçaklara ait olan diğer bilgileri komşularının yazdıkları eserlerden almaktayız.
Kıpçak Türkçesine dair en önemli verileri İtalyan ve Alman rahiplerin yazdığı Codex Cumanicus adlı eserden edinmekteyiz. Eserin kim tarafından hangi tarihte yazıldığı bilinmemektedir ancak Samoyloviç eserin 1294 yılında yazılmış olabileceğini söylemiştir (Karamanlıoğlu 1994). Eserin içinde Kıpçak Türkçesi ile yazılmış İncil parçaları, atasözleri, bilmeceler, sözlük bulunmaktadır. Eser aynı zamanda Kıpçakların yaşam şekilleri hakkında da bize ipucu vermektedir.
Codex Cumanicus’un bazı parçaları ilk olarak Klaproth tarafından 1828 yılında yayımlanmıştır. 1880 yılında Kont Geza Kuun tamamını açıklamalı bir şekilde yayınlamıştır. Bir sonraki detaylı çalışma Gronbech tarafından 1936 yılında iki cilt halinde yayınlanmıştır (Karamanlıoğlu 1994).
Kıpçak Türkçesi ile yazılmış olan diğer eserleri şöyle sıralayabiliriz:
-
Baytaratü’l-Vazih: Arapçadan tercüme edilen atçılık üzerine yazılmış bir kitaptır, Memlûk Hükümdarı Mahdum Tolu tercümesi yapılmıştır (Tokay 2019: s. 29).
-
Bülgatü’l-Müştak fi’l-Lugati’t-Türk ve’l-Kıfçak: Yazıldığı tarih tam olarak bilinmeyen Arapça – Türkçe sözlük. Cemâleddin Ebû Muhammed Abdullah et-Türkî tarafından yazılmıştır. Eserde isimler ve fiiller için ayrı bölümler vardır. Eserin ilmi açıdan ilk incelemesini 1938 yılında Ananiasz Zajaczkowski yapmıştır (Ercilasun 2004: s.392).
-
Kitâbü’l-Hayl: Farsçadan tercüme edilmiştir. At terbiyesi, hastalıklarının tedavisi, binicilik üzerine yazılmıştır (Ercilasun 2004: s. 399).
-
El-Kavânînü’l-Külliyye li-Zabti’l-Lügati’t-Türkiyye: Memlük – Kıpçak sahasında yazılmış olan Türkçe gramer kitabıdır, sözlük bölümü yoktur. Kimin yazdığı belli olmayan bu eserde 15. yüzyılda Kıpçakların kendi dillerini Türkçe kabul ettiklerine dair bir ibare bulunmaktadır. Tek nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nde saklanmaktadır (Ercilasun 2004: s. 393)
-
Ed-Dürretü’l-Mudiyye fi’l-Lügati’t-Türkiyye: Yazarı ve yazıldığı tarih belli değildir. Eserin adı “Türk Dilinin Parlayan İncisi” anlamına gelmektedir. Türkçe kadın – erkek adları, sayılar ve konuşma kılavuzundan oluşmaktadır (Ercilasun 2004: s. 394)
-
İrşâdü’l-Mülûk ve’s-Selâtîn: 1387’de yazılmış olan bir fıkıh kitabıdır (Ercilasun 2004: s. 395).
-
Gülistan Tercümesi: Adından da anlaşılacağı üzere tercüme eserdir. 1391 tarihinde Kıpçak Türkçesine tercümesi tamamlanmıştır. Fuat Köprülü, tercümede kullanılan dilin sadeliğine dikkat çekmiştir (Ercilasun 2004: s. 396).
-
Münyetü’l-Guzât: Tercüme edildiği tarih ve tercümanı belli olmayan eserlerinden biridir. Binicilik üzerine yazılmıştır (Ercilasun 2004: s. 399).
-
Kitâb fi-İlmi’n-Nüşşâb: Arapça eserlerden derlenerek Türkçe tercümesi yapılmış olan bir okçuluk kitabıdır. Ok atmanın incelikleri hakkında bilgi veren eserin müellifi belli değildir (Ercilasun 2004: s. 400).
-
Kitâb fi-l-fıkıh: Tek nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan satır arası tercüme eserdir. Yazarı ve yazıldığı tarih belli değildir (Ercilasun 2004: s. 400).
-
Kitâb fi’l-Fıkh bi-Lisâni’t-Türkî: Derleme bir fetva kitabıdır. Tek nüshası İstanbul Millet Kütüphanesinde saklanmaktadır. Sultan Tatar’ın hazinesinde bulunmasından yola çıkarak eserin 1241’den önce yazılmış olabileceğini söylememiz mümkündür (Ercilasun 2004: s. 400).
-
Kitâb Mukaddime-i Ebu’l-Leysi’s-Semerkandî: Eckmann’ın aktardığına göre Kansu Gavri’nin kütüphanesi için Memlük – Kıpçak Türklerinden Esenbay bin Sudun tarafından getirtilmiş satır arası tercümesi yapılan fıkıh kitabıdır (Ercilasun 2004: s. 401).
-
Mukaddimetü’l-Gaznevî fî’l-İbâdât: Tek nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde bulunan satır arası tercümesi olan fıkıh kitabıdır.
Kuman – Kıpçak Atasözleri
- Aç it ėt tapar tiş urur, bu Ṣāliḥ nāḳası mı yāḫūd deccāl ėşeki sormas “Aç köpek et bulduğunda yemeğe başlar, bu Salih peygamberin devesi mi yahut deccalın eşeği mi? diye sormaz.” (Tokay 2019: s.57)
Kıpçakların karşılaştıkları toplumlarda benimsenen dinlerin Kıpçak toplumu üzerindeki etkilerini bu atasözünde net bir şekilde görmek mümkündür. Ancak sadece birkaç atasözünden yola çıkarak Kıpçak halkının semavi dinlere iman ettiğini söylemek pek de doğru olmayacaktır. Zira kara göçebe diyebileceğimiz bir yaşam şeklini benimseyen halk bu yaşam şeklinin beraberinde getirdiği geleneklere sıkı sıkıya bağlanmıştır. Semavi dinlerin ibadethane inşa etme, kutsal topraklar gibi anlayışları daha çok yerleşik toplumlarda uygulanabilir ve sürdürülebilmektedir.
Bu atasözünden yola çıkarak açlığın, aç kalmanın, hatta dönemin iklim koşullarına göre kuraklığın, kıtlığın toplum üzerinde nasıl derin bir etki bıraktığını görebiliriz. Ekonomik kalkınmayı soğuk iklim koşullarına, göç şartlarına dayanıklı at ve koyun üzerinden sağlayan Kıpçakların beslenmelerinin de yine et ağırlıklı olduğunu, buğday ekmeğini bilmediklerini, buğdaygillerden darı ile beslendiklerini 12. yüzyılda bölgeye keşif ve misyonerlik için gelen gezginlerden öğrenmekteyiz.
- ῾Adl ḳılġan kāfir birle mülk bāḳī ḳalur, ẓulm ḳılġan mü῾min birle mülk ḳalmas “Adaleti sağlayan kâfir ile mülk baki kalır, zulmeden mümin ile mülk baki kalmaz.” (Tokay 2019: s. 58)
Bu örnekte dini temaslar ile yapılan kelime alışverişini görmekteyiz. Kıpçakların bağlı olduğunu bilenen Şamanizm dininde insanlar inançlı, kâfir, mümin diye ayrılmamaktadır. Bununla birlikte özellikle Memlük Kıpçaklarında İslamiyet benimsenmiş olsa dahi devletin (mülkün) inanç ile değil adalet ile kalkınacağı inancı topluma dolayısıyla da dile yerleşmiştir.
- Āḳil cāhil ṣoḥbetinde nefret içinde turur daġı cāhil ῾āḳil ṣoḥbetinde vaḥşet içinde (turur) “Akıllı (insan) cahillerin sohbetinde nefret içinde, cahiller ise akıllı kişilerin sohbetinde vahşet içinde kalırlar.” (Tokay 2019: s. 59)
Aklın önemine dair Türk tarihi, Türk dili tarihi boyunca çeşitli sözler söylenmiş, en eski yazılı belgelerimizden günümüze kadar birçok belgede gerek halka gerekse kağanlara akıl üzerinden öğütler verilmiştir. Eski Türkçe Döneminde Orhun Kitabelerinde “ög” kelimesi hem anne hem de akıl anlamında kullanılmıştır.1 Semantik açıdan ince detaylara sahip olan Türkçenin, tarihsel Kıpçak lehçesinde kullanılan bu atasözünde akıllı insan ile cahil insanın denk olmadığını, girilen muhabbetten akıllı insanın içinde barındırdığı sevginin nefrete, öfkeye dönüşeceğini; cahil kişinin ise korku içinde kalacağını anlatmaktadır.
1 KT K9: “Ögsüz akın binip tokuz eren sançdı ordog bermedi ögüm katun ulayu öglerim eklerim 1 kelünglerim kunçuylarım bunca yeme tirigi küng boltaçı erti ölügi yurtda yolta yatu kaltaçı ertigiz (Öksüz ak atına binip dokuz eri mızrakladı. Karargâhı vermedi. Annem hatun (ve) diğer (üvey) annelerim, ablalarım, gelinlerim prenseslerim, bunların dirisi cariye olacak idi, ölüsü de orada burada kala kalacaktınız)” (Aydın 2017: s. 67)
Bununla beraber Gerard Clauson An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish sözlüğünde ögsüz kelimesinin karşılığını hem akılsız hem de annesiz olarak vermekle birlikte yazıtlarda, metinlerde anlam açısından kesin bir ayrımın belirginliği olmadığını söylemektedir.
- Bir ayaça bulut beyüklügi birlen küneşni körünmes ėter “Güneş ne kadar büyük olursa olsun, avuç içi kadar bir bulut onu görünmez hale getirir.” (Tokay 2019: s.65)
Büyüklüğün övünülecek bir şey olmadığını, üstünlüğü fiziki büyüklükte aramamak gerektiğini anlatan bir atasözüdür. Karadeniz’in kuzey bozkırlarında yaşayan Kıpçaklar ilişki içinde oldukları Rus ve Bizans devletleri aracılığıyla Ortodoks Hristiyanlık inancına; Karadeniz kıyılarında yaşayan Kıpçaklar ise burada kolonileşen İtalyanlar aracılığıyla Katolik inancına maruz kalmıştır. İslam devletlerinde siyasi, ekonomik üstünlük kuran Kıpçaklar da zamanla İslam dinini benimsemeye başlamıştır.
Yaşam şartlarına ve sosyal duruma bakıldığı zaman fiziki gücün, gösterişin, büyüklüğün önem arz ettiği koşullarda tanışılan, kabul edilen yeni dinlerin felsefesi halkın yaşamına da sirayet etmiş ve atasözlerine de yansımıştır.
- Dostḳa ol ḳadar yāri ḳılġıl kim düşmen bolsa saŋa żafer tapmaġay “Dostuna, sana düşman olduğunda, galip gelemeyeceği kadar yardım et!” (Tokay 2019: s. 70)
İnsan ilişkilerinin iyi gözlemlenmesi sonucu ortaya çıkan bir atasözüdür. Bugün dost edindiğimiz kişilerin yarın bize düşman olabileceğini ve böyle bir durumda dostluk sırasında bizden edindiği bilgileri bize karşı kullanabileceği anlatılmıştır. Bozkır yaşamı, göçebe – yarı göçebe hayat şekli insan ilişkilerinin çok çeşitli olmasına dayanmaktadır. Kimi durumlarda aile içinde bile “düşmanlık” yaşanabilmektedir.
- Faḳīr ėr ṣabrı ġanīlerniŋ ῾aṭāsından artuḳdur “Fakir insanların sabrı, zenginlerin ihsanlarından daha fazladır.” (Tokay 2019: s. 73)
Bu atasözünde aslında sosyolojik bir tespitte bulunulmuştur. Halkın – zengin fakir kesimleri ayrılmış ve bu sınıfların sabrı, iyilik etme arzuları karşılaştırılmıştır. Geleneksel Türk toplumuna baktığımız zaman, özellikle de bozkır kültürünün hâkim olduğu coğrafyada zengin fakir gibi sınıf ayrımların bulunmadığını görmekteyiz. Ancak yaşanılan coğrafyanın değişmesi, farklı dinlerin, dillerin, kültürlerin Türk toplumuna sirayet etmesi ile halkta sınıflaşma başlamıştır. Bunu da tarihin en önemli izlencesi olan dil üzerinden takip etmek mümkündür.
- Her kim ulularġa söker, tili bilen öz ḳanın töker “Her kim ulu atalarına söverse, kendi dili ile kendi kanını dökmüş olur.” (Tokay 2019: s. 76)
Türk kültüründe, Türk Şamanizminde atalar, ata ruhları her zaman önemli bir yer tutmuştur. Farklı coğrafyalara göç eden, farklı farklı dinleri benimseyen Türkler atalarına verdikleri değeri, içine girdikleri yeni gelenek çerçevesinde de yaşatmaya devam etmişlerdir. Şecere tutma, kuşak sayma gibi soya dayalı yazmalarda kimi zaman siyasi amaç güdülse de yine atalara olan saygı, aileye bağlılık söz konusudur.
Verdiğimiz bu örnekteki atasözü atalara yapılan, yapılacak olan saygısızlığın, hakaretin kişinin kendi kanını dökmekle eş değer olacağından bahsetmiştir. Semantik açıdan incelendiği zaman yine soyut anlatımın Türk dilindeki gücünü, derinliğini görmek mümkün olacaktır. Zira “tili bilen öz ḳanın töker” ifadesi hiç şüphesiz son derece ince işlenmiş, asırlardır süre gelen bir dil geleneğinin ürünüdür.
- Hīç tişidin ėrlik kėlmez “Hiç bir kadının elinden erkeklerin yaptığı işler gelmez.” (Tokay 2019: s. 76)
Türk kültüründe kadının her zaman önemli bir rolü olmuştur. Hun imparatoru Mo – Tu’nun Pe-Teng yaylasında Çin imparatoru Kao-yu 7 gün boyunca kuşatma altında tutmuş, içeriden ve dışarıdan gelecek olan her türlü yardıma engel olmuştur. Kuşatmadan kurtulmak isteyen Kao, Mo – Tu’nun hatunu Yen-Shih’e çok değerli hediyelerle bir mektup göndermiştir. Mektubu alan Yen-Shih, Mo – Tu’ya türlü öğütler vererek kuşatmayı kaldırmasını söylemiş Mo – Tu da, hatunun isteğini yerine getirmiştir. Çin kaynaklarından elde ettiğimiz bilgiler ışığında hatunların devlet yönetiminde önemli rol oynadığını, savaşlara katıldığını söyleyebiliriz (Ögel 2019: s. 285 – 288).
Bunun gibi çoğaltabileceğimiz yüzlerce örnekte kadının yerini görmek mümkündür. Tespit ettiğimiz bu atasözünde ise toplumdaki sosyal yapının değişimini görmekteyiz. Karadeniz’in kuzey bozkırlarında yaşayan Kıpçaklar ve Memlük Kıpçak Devletinin fertleri komşuları olan İtalyanlar, Bizanslar, Ruslar ve Müslüman devletlerdeki kadın ve kadınların konumundan etkilenmiş, cinsiyet rollerindeki bu etkileşim atasözlerine yansımıştır. Buna benzer örnekleri Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig eserinde de görmek mümkündür.
- Ḳarınçalar ittifāḳ ėtip yürise arslan terisin soyar “Karıncalar birleşip birlikte hareket ettiği zaman, aslanın derisini soyarlar.” (Tokay 2019: s. 76)
9.1. Nėçe kim fīl heybetli bolursa, süvri çibinler şāh fīlin töger “Fil ne kadar heybetli olursa olsun, sivrisinekler (birleşince) fillerin şahını (bile) döverler/mağlup ederler.” (Tokay 2019: s. 87)
Bozkırda birlik kurmak, topluca hareket etmek hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Aile kurmaktan göç etmeye kadar sosyal faaliyetlerin tamamı bir bütünlük içinde yapılırdı. Bozkır şartları tek başına ya da küçük gruplar halinde yaşamaya pek elverişli değildi. Görev dağılımı, iş birliği, savaşlar ve kuşatmalar, avcılık faaliyetleri vb. büyük gruplaşmayı gerektiriyordu. Bununla birlikte çok kalabalık topluluklar halinde yaşamak da mümkün değildi zira verimli otlaklar, su ve besin kaynakları, fazla kalabalığı kaldırabilecek durumda değildi.
Söz konusu bütünlük anlayışı geçmişten günümüze kadar kendini korumuş, değişen sosyal yapıda her daim kendine bir yer bulmuştur. Yukarıda verdiğimiz atasözlerinde ve Türkiye Türkçesinde kullandığımız “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”, “Birlikten kuvvet doğar.” gibi atasözlerinde de birlik anlayışını görmek mümkündür.
- Vaṭvāṭ güneş vaṣlın tilemes bolsa küneşniŋ nūrına noḳsān (bolmaz) “Yarasa güneşe kavuşmak istemese de güneşin ışığından hiçbir şey eksilmez.” (Tokay 2019: s. 98)
Bu atasözünü seçmemizin asıl nedeni doğada karşılaşılan varlıkların, bu varlıklara ait özelliklerin iyi gözlemlenmesinin sonucu ortaya çıkan ürünlerin sözlü kültüre yansımasını, somutlaştırma, benzetme yoluyla olguların açıklanış şeklini göstermektir. Yarasanın güneşi sevmemesi, güneşten kaçınarak yaşaması güneşin varlığından herhangi bir şey eksiltmemektedir. İnsan ilişkilerinde de, özellikle yoğun duyguların yaşandığı kalbi ilişkilerde sık kullanılabilecek öğüt niteliğinde bir atasözüdür. Gerek sözlü gerekse yazılı edebiyatın ilerleyen dönemlerinde bu anlayışa benzer ürünlerin ortaya koyulduğunu görebiliriz.
- Yügürmek birle içegü yaġ tutmaz “Koşan, hareket eden insanın iç organları yağlanmaz.” (Tokay 2019: s. 101)
Biyolojik gözlemin ve soyut anlatımın bir arada olduğu atasözü, tembellikten, durağanlıktan insanın uzak durmasını öğütler niteliktedir. Gerek kuzeydeki gerekse güneydeki Kıpçaklar hem yaşam koşulları hem de siyasi şartlar dolayısıyla dinamik, dinç, güçlü vücutlara sahip olmak zorundalardı. Yağlanan, hantal bedenler savaşmanın, avlanmanın, göçün gerektirdiği gücü sağlamaya uygun olmayacaktır.
Göçebe, yarı göçebe hayat tarzını benimseyen birçok toplum yerleşik hayat süren toplumlara tembel gözüyle bakmıştır. Hareket halinde olmak, yeni topraklara göç etmek, fetihlerle sınırları genişletmek özellikle de Türk – Moğol toplumlarının iç dinamiğini her daim canlı tutmuştur.
- Ẓulm ėlin uzatsa sulṭān bolmas “Halkına zulmeden kişiden sultan olmaz!” (Tokay 2019: s. 102)
Türkler tarihin farklı dönemlerinde büyük küçük pek çok devlet kurmuşlardır. Özellikle İslamiyet öncesi kurulan devletler kut anlayışına göre yönetilmiştir. Buna göre kağan halkın karnını doyurmalı, yaşanılacak en verimli toprakları halkına sunmalı, insanların sırtını pek tutmalıdır. Tanrı tarafından bahşedilen kut eğer kağan tarafından halkın faydasına kullanılmıyorsa kağan halka zulmediyorsa halkın kağanı tahtından indirme hakkı vardır.
Türk dilinin en eski yazılı kaynaklarından biri olan Orhun Yazıtlarında kut anlayışına dair ibareler görmek mümkündür. Türk tarihinin her döneminde devletin1 başında halkına karşı sorumluluk alan hakanlar, beyler sorumluluklarını yerine getirmek, halkını refah içinde yaşatmak zorundadır. Nitekim birçok tarihi yazılı kaynakta bu yönde öğütler verilmiştir.2
Kaynakça
Ercilasun A. B. (2004). Türk Dili Tarihi. Akçağ Yayınları. Ankara
Ögel, Bahaeddin (2019) Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi – Cilt 1, TTK, Ankara
Tekin. T. (1989). Türk Dili Diyalektlerinin Yeni Bir Tasnifi. Erdem, 5 (13). 141 – 168
Tokay Y. (2019). Tanıklarıyla Harezm-Kıpçak Türkçesinde Atasözleri Ve Deyimler. Grafiker Yayınları. Ankara
Aydın. Erhan (2017). Orhon Yazıtları. Bilge Kültür Sanat. İstanbul
Karamanlıoğlu. A. F. (1994). Kıpçak Türkçesi Grameri. TDK. Ankara
Çev. Arat. R. R. (1988) Yusuf Has Hacib Kutadgu Bilig. TTK. Ankara
1 KT G 4: Ötüken (ormanlı) Dağları’ndan daha iyisi yok imiş. Yurt tutacak yer Ötüken (ormanlı) dağları imiş.
2 KT G 10: Yoksul halkı tamamen derleyip topladım. Yoksul halkı zengin ettim. Az halkı çoğalttım. (Aydın, 2017)
3 Yusuf Has Hacib Kutadgu Bilig adlı eserinde devlet yönetimine dair birçok şey yazmıştır. Kitabın XXVIII. bölümünde kişinin bey olabilmesi için, beyliğe yaraşır olabilmesi için hangi şartların gerekli olduğu Hükümdar ve Ögdülmiş arasında geçen bir konuşma ile verilmiştir (Çev. Arat 1988 s. 146 – 163). Bu konuşmada sık sık beyin akıllı, bilgi sahibi kimse olması gerektiği vurgulanmış, halkına dair diğer sorumlulukları da anlatılmıştır.
